8 Ocak 2009 Perşembe

YABAN ÖRDEĞİ (H.İBSEN) - Antalya Devlet Tiyatrosu

Şu zamana kadar, İbsen oyunları izleme fırsatım olmamıştı.Gerçekten çok heyecanlıydım; nasıl bir şey çıkmıştı acaba ortaya? Bahsedilen ‘çağdaş tiyatro’ anlayışıyla, İbsen’i karşımda görebilecek miydim?Ya da o dönemde dünyanın içinde bulunduğu ruhsal çalkantıları hissedebilecek miydim? Fakat gerçeği söylemem gerekirse,hiç şüphem yoktu desem yeridir…

Oyundan da önce benim için önemli olan şey; yazardır. Yazarı tanımadan yorum yapılamayacağı kanısındayım. Çünkü yazar yaşadığı döneme ışık tutar, kendi iç dünyasının yanında, yaşadığı toplumun sorunsallarını da ele alır.Ve böylelikle geçmişe yolculuk başlar.

1828 yılında Norveç’te büyük bir varlıkla başlayan yaşamında, babasının hesapsızlığının kurbanı olan işletmenin iflasıyla yoksullaşmış ve daha derinden, daha gerçekçi yaşamaya başlamış; yapıtları da romantik öğelerden soyutlanarak gerçekçi boyuta ulaşmıştır.
Oyunlarının içeriğini kuşkusuz dönemin toplumsal gelişmeleri belirliyordu. Bu açıdan 1848 Fransız devrimlerinin nedenlerinden yola çıkarsak; değişen ekonomik yapıya uymayan toplumsal ve siyasal durumun, bu aradaki dengeyi ve uyumu sağlayabilmek amacıyla harekete geçirdiği bir olaylar zincirinden bahsedebiliriz. Bu döneme kadar romatizm etkisinde bulunan yazın dünyası toplumsal koşullar sebebiyle değişmeye başlar. Çünkü dili sınırlayan neo-klasizme başkaldıran romantizm, aşırı bireyci tutuma çözüm getiremez. Romantizm köyden kente geçişi, bireyin bunalımlarını ve para hırsının gereksizliğini dile getiriyordu fakat bu yetmiyordu. Çünkü kentleşme ve makineleşmenin getirdiği baskı romantizmin en olumlu tutumunda bile gerçekleşemeyecek bir düşten öteye geçmiyordu. İşte ‘gerçekçilik’ de bu dönemlerden sonra ortaya çıkmaya başlar. Konularını doğrudan doğruya yaşamın kendisinden alan ve yaşamı olduğu gibi yansıtmaya çalışan, aktarımı yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil toplumsal sınıf ve temalar arasından seçen, sahnenin teknik donanımının da gerçek özellikler taşımasına özen gösteren bir akımdır gerçekçilik.

Yaban Ördeği (1885) oyununda gerçekliğin yansıtılmasının yanında, doğruyu söyleme yürekliliğini gösteren, göstermeyen ya da doğruyu söylemekten kaçınanların içine düştüğü değişik durumlar ele alınır. Tıpkı ‘doğruluk humması’na yakalanan Gregers Werle (Y.Murat Sarı) gibi. Werle arzularıyla yanıp tutuşur ve gerçekle ilgisi olmayan ideallerini hayata geçirir, hiçbir girişiminin dayanağı yoktur, ‘çabalarının’ sonunda Ekdal ailesi dağılma noktasına gelecek ve Gina(Esen Özman)’nın Hjalmar(Reha Özcan)’dan değil de Gregers’in babası Bay Werle(Mustafa Doğan Ayhan)’den olduğunu bildiği kızı Hedwig(Aslı Arslan) ‘yaban ördeği’ni değil kendini vuracaktır.
Oyunda Gregers, sanki bir ruhu andırıyordu. Varolan bir insan fakat düşleriyle insanları yönlendiren,yol gösteren iyi niyetli bir kötü ruhtu.
Ekdal ailesi (Hjalmar,Gina,Hedwig) maddi sıkıntı yaşarlar ama mutludurlar. Hjalmar çocukluk arkadaşı Gregers ile verilen bir davette karşılaşır,yılların özlemi ve anlatılacak çok şey vardır. Hjalmar Gregers’in evindeki hizmetçi kız olan Gina ile evlenmiştir ve Hedwig adında bir kızları olmuştur. Ancak Gregers’in babası ile konuşmasıyla bazı gerçekler açığa çıkar. Hedwig Hjalmar’ın değil Bay Gregers’in kızıdır çünkü Gina Hjalmar ile evlenmeden evvel Bay Gregers ile birlikte olmuştur ve Hjalmar’a yalan söylemiştir. Fakat Gina hala çocuğun kimden olduğunu bilemediğini dile getirir. Bu gerçek Gregers’in doğruluğu sayesinde ortaya çıkmıştır ve Hjalmar’ın ‘inandığı yalan yıkılmıştır’. Hjalmar büyük bir sıkıntı içerisindedir.Buna rağmen ‘arınmış,temiz gerçekler üzerine bir hayat’ı savunan Gregers, ‘bağışlamanın yüceliğine erişmek istiyorsan Gina’yla kal’der Hjalmar’a. Bu karmaşanın içerisinde Bayan Sorbie(Gül Tunççekiç) Bay Werle ile evleneceğini duyurur ve her şeyi bildiğini ekler.Ona göre ‘bir kadın istediğine dürüstlüğüyle ulaşmalıdır’.
Werle ailesinin dostlarından Dr. Relling(Oğuz Tunç), başlangıçta davranışlarında tutumlu,sağduyulu,kendinden emindir. Fakat daha sonraları Gregers’e benzemeye başlar ve birçok ortak yanlarının olduğu ortaya çıkar. Öyle ki Hjalmar’ı da yapabileceğine inandırdırdığı ‘büyük buluş’ üzerinde destekler.
Bir diğer oyuncumuz ise Hjalmar’ın babası yaşlı Ekdal(Cenap Aydınoğlu)’dır. Gerçeklerden son derece uzak, kendi kurduğu bir dünyada yaşar,gülünçtür. Askerlikten atıldıktan sonra bir daha asla giyemeyeeği üniformayı gizlice giyip ihtiraslarını tatmin eder. Tavan arasında yarattığı "ormanda" "arada bir, ayı olduklarını hayal ettiği tavşan avına" çıkar.
Tüm bu olanları Hedwig duymuştur.Hjalmar öz babası değildir ve Hjalmar’ın ona karşı davranışları değişmiştir,suratını dahi görmek istememektedir. Gregers de Hedwig’in Hjalmar’a kendini tekrar sevdirebilmesi için, Hedwig için her şeyden önemli olan ‘yaban ördeği’ni öldürmesini söyler.Gregers için ‘yaban ördeği’ bu aileye uğursuzluk getirmektedir. Ancak Hedwig, aldığı silahla ördeği değil,kendini vurur.
Ancak oyun bitmemiştir. Ve ne acıdır ki her şey eskisi gibidir,Hedwig’in ölümü hiçbirşeyi değiştirmemiştir. Yani her şey eskisi gibi sürüp gidecektir.

Oyunda Hedwig dışında diğer karakterler gülünçtü. Hjalmar sanki karikatürize edilmişti; entelektüel ve azimli biri gibi görünmeye çalışıyordu fakat tam tersiydi.
Gina da gülünçtü; yabancı kelimeleri yanlış telaffuz ediyordu. Sürekli ev işleri yapıyor ve bunlar hakkında konuşuyordu. Ancak Hjalmar’a göre daha yumuşak bir çizgideydi. Dikkatimi çeken şey ise bütün bu olanlara rağmen, yani ‘suçlu’ kişinin kendisi olmasına rağmen Gina’nın davranışlarının hiç değişmemesi ve iniş çıkışlarının olmamasıdır.

Hjalmar’ın fotoğraf makinesi ve mutfak eşyaları dışında her şey bembeyazdı ve inanılmaz bir dinginlik veriyordu izleyiciye. Özellikle oyunun başlarındaki o durağan sohbetler ve ‘beyaz’ dekor sanki oyunun hiç bitmeyeeği izlenimini veriyordu. Oyunu izlerken gerçekten o dönemin insanlarını kostümlerini, mekanlarını görebiliyorduk.

Karakterlerin sohbetleri sırasında üzerinde en çok durulan konu ise; ‘yaşamın amacı’ydı. Bunun irdelenmeye çalışılması benim çok hoşuma gitti. ‘Yaşamın amacı nedir?’ sorusunu hem kendilerine soruyorlar, hem de dolayısıyla izleyici kendisine soruyordu.

Şunu da belirtmek gerekir ki; İbsen, önce ‘aile dramı’ olarak adlandırdığı bu oyunun daha sonra bir ‘trajikomedi’ olduğunu ileri sürmüş, bu yönde sahnelenmesinde ısrar etmiştir; nitekim benim izlediğim oyun da tam bir trajikomediydi.

İbsen düz yazı tiyatrosunun gelişmesinde, zenginleşmesinde büyük rol oynamıştır.İnsan psikolojisini derinliğine irdelemesi, modern düşüncelerinin oyun kahramanlarınca savunulması, her zaman eşitlikçi ve özgürlükçü düşüncelere yer vermesi, İbsen’i önemli hale getirir. Eserlerinde ahlak endişesi, vicdan kaygısı gibi günlük yaşayışa ait bütün sorunları işlemiştir. En önemli savunusu ve hemen her eserinde görülen ana tema ise ‘insan düşüncesinin isyanıdır.’

Bunu yazıp yazmamakta çok düşündüm ama dayanamayacağım sanırım…Oyun iki perdeydi ve yaklaşık iki buçuk saat sürdü. Yukarıda anlattığım, oyunun küçük bir özetinden de anlaşılacağı üzere oyun ‘bizim’ dizilerimizi andırıyor; tabi tiyatro tarihini ve yazınını bilmeyene.Tabi ki bu kanıya, bu süre zarfında dikkatimi dağıtmalarına borçlu olduğum izleyiciler sayesinde vardım. Oyunu sanki bir dizi izler edasıyla, şaşkınlıklarını sesli bir şekilde dile getirerek; ‘ay inanmıyorum’ , ‘ bak sen şuna’ veya yanındakini uyararak ‘bak ayşe ben demiştim,bu çocuk ondan değil diye’ diyerek beni ve diğer, oyuna konsantre olmuş insanları rahatsız ettiler.Onların bu reaksiyonları acaba gerçekten oyunun içine girdikleri için miydi? Bilemiyorum! Bence oyun izlemenin de bir adabı olmalıdır, hayatı sahnede görerek diğer hayattan kısa bir süreliğine de olsa uzaklaşmalıdır insan ve saygı göstermelidir.
Önümde oturan ‘çıtır kızlar’ sürekli sohbet ettiler. İsmini vermek istemiyorum ama yaklaşık iki hafta önce oyunlarını izlediğim ve haklı eleştirilerimi sunduğum zaman kabullenmeyen bir topluluğun üyesiydi onlar. Ve oyunun ikinci perdesinde salonu terk edip Antalya sokaklarında yürümeye başladılar…Yorumu size bırakıyorum…

Biz de ‘İbsen’ ve ‘Yaban Ördeği’ izlemenin tadına vardık, ayakta alkışladık…

İyi seyirler…